
İnsan, hayatı boyunca durmadan bir şeylerin peşinden gider. Çalışır, kazanır, üretir, öğrenir, yükselir, biriktirir, inşa eder, yarışır. Bazen savaşır, yakar, yıkar; kaybeder, vazgeçer, yeniden başlar, başka bir yol arar. Toplumlar da farklı değildir; büyür, kalkınır, şehirler kurar, teknolojiler geliştirir, kurumlar yaratır. Bütün bunlar zamanla öylesine doğal ve kaçınılmaz görünür ki, onları yönlendiren asıl amaç gözden kaybolabilir.
Hayatta çoğu zaman ne yaptığımızı biliyoruz; nasıl yapacağımızı da giderek daha iyi öğreniyoruz. Ama neden yaptığımızı, neyi çoğaltmaya çalıştığımızı, sonunda nasıl bir hayatı mümkün kılmak istediğimizi aynı açıklıkla söyleyemiyoruz.
Daha fazla olanın daha iyi, daha hızlı olanın daha ileri, daha görünür olanın daha önemli olduğuna kolayca inanıyoruz. Oysa insan faaliyetlerinin değeri yalnızca ulaştığı sonuçta değil, hizmet ettiği amaçta yatar. Bir şeyi başarabiliyor olmak onu anlamlı kılmaz; bir düzenin kusursuz işlemesi de onun iyi olduğu anlamına gelmez.
İmkanlarımız genişliyor, araçlarımız çoğalıyor, gücümüz artıyor; buna karşılık bütün bunların bizi nasıl bir hayata taşıdığını sormayı giderek daha fazla erteliyoruz.
Bütün bunlar ne için?
***
Bu sorunun cevabını vermek zorlaştıkça, hayatı daha kolay ölçülebilen şeyler üzerinden anlamlandırmaya başlıyoruz. Başarı, gelir, statü, performans, hız… Bunların her biri kendi başına anlaşılır hedefler. Sorun, araç olmaktan çıkıp hayatın değerini belirleyen ölçülere dönüştüklerinde başlıyor.
İyi bir eğitim istiyoruz; çoğu zaman iyi bir iş için. İyi bir iş, daha yüksek gelir için. Daha yüksek gelir ise daha güvenli, daha rahat bir hayat için. Zinciri biraz daha uzattığımızda ise cevap bulanıklaşıyor. Çünkü insanın gerçekten nasıl yaşamak istediğiyle, ona nasıl yaşaması gerektiğinin öğretildiği yer her zaman aynı değil.
Belki de bu yüzden başarıyla iyi hayatı birbirine bu kadar kolay karıştırıyoruz. Bir hedefe ulaşmak, o hedefin hayatımızda doğru yere konduğu anlamına gelmiyor. İnsan yıllarca istediği şeyleri başarıp ya da onlara kavuşup yine de kendisine ait olmayan bir hayatın içinde olduğunu fark edebiliyor. Dışarıdan yerli yerinde görünen bir hayatın içinde, insan kendine giden yolu çoktan kaybetmiş olabiliyor.
Konfor da bu düzenin en güçlü vaatlerinden biri. Daha az belirsizlik, daha az sıkıntı, daha az risk… Elbette insanın güvenliğe ve huzura ihtiyaç duymasında yanlış bir şey yok. Fakat rahatlığın kendisi hayatın nihai amacı hâline geldiğinde başka bir sorun ortaya çıkıyor: İnsan yalnızca zor olandan değil, kendisini sınayacak olandan da uzaklaşmaya başlıyor.
Oysa hayat, bizim için hazırlanmış dar ve korunaklı bir alanın içinde ilerlemiyor. İnsanlar değişiyor; ilişkiler çıkar, korku ve menfaat devreye girdiğinde beklenmedik biçimler alabiliyor. Haksızlık, kayıp, ihanet ya da kötülük çoğu zaman önceden haber vermiyor. Böyle anlarda insanın yalnızca rahat etmeyi değil, dayanmayı, ayırt etmeyi, karşı koymayı ve gerektiğinde bedel ödemeyi de öğrenmiş olması gerekiyor.
Sürekli korunaklı koşullarda yaşamak insanı hayata hazırlamıyor; çoğu zaman beklenmedik bir zorluk karşısında ne yapacağını bilemez hâle getiriyor. Çünkü dayanıklılık, cesaret ve muhakeme yalnızca doğruyu bilerek gelişmiyor. İnsan, belirsizlikle, çatışmayla ve zaman zaman kötülükle karşılaştığında; korkusuna rağmen karar vermek, sınır koymak ve gerektiğinde bedel ödemek zorunda kaldığında bunları gerçekten öğreniyor.
İyi hayat belki de bütün güçlüklerin ortadan kalktığı hayat değildir. Asıl mesele, güçlüklerle karşılaşıldığında insanın kendi ölçülerini kaybetmeden ayakta kalabilmesidir.
***
Toplumlar da zamanla araçlarını amaçlarının önüne koyabilir. Ekonomik büyüme, teknolojik ilerleme, güvenlik, düzen, rekabet gücü… Bunların hepsi önemlidir; fakat asıl soru, bütün bunların nasıl bir ortak hayat ürettiğidir. Bugün yapay zekâ etrafında yaşanan büyük dönüşüm de bunun çarpıcı bir örneği. Milyarlarca dolarlık yatırımlarla makinelerin neleri daha hızlı, daha ucuz ve daha iyi yapabileceğini konuşuyoruz.
Bu yeni gücün nasıl bir çalışma düzenine, nasıl bir topluma ve nihayetinde nasıl bir insan hayatına hizmet edeceği üzerinde ise yeterince durmuyoruz. Teknoloji bize neyi yapabileceğimizi gösteriyor; neyi yapmaya değer bulacağımıza ise hâlâ bizim karar vermemiz gerekiyor.
Bir ülke büyürken eşitsizlik derinleşiyorsa, eğitim yaygınlaşırken düşünme yeteneği zayıflıyorsa, şehirler genişlerken insanlar birbirinden ve yaşadıkları yerden kopuyorsa, yalnızca rakamlara bakarak ilerlemeden söz etmek kolay değildir. Çünkü kalkınma, yalnızca daha fazlasına sahip olmak değil; insanların daha özgür, daha güvenli, daha adil ve daha onurlu bir hayat kurabilme imkânlarının genişlemesidir.
Belki de bugün en kolay unuttuğumuz şeylerden biri bu: Ölçebildiğimiz her şeyi önemli, ölçmekte zorlandığımız şeyleri ise ikincil saymaya başladık. Geliri, büyümeyi, üretimi, başarıyı hesaplayabiliyoruz. Ama güveni, adalet duygusunu, aidiyeti, insanın kendine ve başkasına duyduğu saygıyı aynı kolaylıkla ölçemiyoruz. Halbuki insanın olduğu gibi bir toplumun da niteliğini çoğu zaman tam da bu görünmez alanlar belirliyor.
Peki “ne için?” sorusunun gerçekten bir cevabı var mı?
Tek, değişmez ve herkes için geçerli bir cevaptan söz etmek zor. İyi hayatın ne olduğu konusunda insanlar da toplumlar da farklı değerler taşıyor. Özgürlük, güvenlik, refah, adalet, huzur, başarı, anlam… Bunların hangisinin ne ölçüde öne çıkacağı her zaman tartışmaya açık.
Ama cevabın zor olması, sorunun gereksiz olduğu anlamına gelmiyor. “Ne için?” sorusu bir sonuç değil, bir ölçü sunuyor. Yaptığımız şeyin yalnızca mümkün olup olmadığını değil, hangi değere hizmet ettiğini sorgulamamızı sağlıyor.
Belki de mesele, hayatın nihai anlamını tek cümlede bulmak değil. Ne uğruna çalıştığımızı, neyi korumaya değer bulduğumuzu, hangi bedeli ödemeyi kabul edip hangisini etmeyeceğimizi açıkça görebilmek.
İnsan da toplum da ancak o zaman, ilerlemekle sadece hareket etmek arasındaki farkı anlayabiliyor.
Çünkü her yol bir yere çıkar ama her varış, gitmeye değer değildir.
Odatv.com






