
Sanayici eleman bulamadığını söylüyor, esnaf çırak yetiştiremediğinden yakınıyor. Öte yandan genç işsizliği yüksek; üniversite mezunu pek çok genç yıllarca iş arıyor, bulduğu işle kurmak istediği hayat arasında giderek büyüyen bir mesafe görüyor. Bir tarafta “çalışacak insan bulamıyoruz”, diğer tarafta “iş bulamıyoruz” diyenler var.
Bu çelişkinin en kolay açıklaması hazır: “Gençler iş beğenmiyor.” Belki bu yargının içinde bir miktar gerçeklik de var. Ama bir kuşağın çalışma hayatıyla ilişkisini yalnızca karakterine bağladığımız anda, onu yetiştiren düzeni de gözden kaçırıyoruz. Çünkü mesele yalnızca gençlerin ne kadar çalışmak istediği değil; onları neye hazırladığımız, hangi işleri değerli saydığımız, hangi becerileri kazandırdığımız ve sonunda emeklerinin karşılığında onlara nasıl bir hayat sunduğumuz.
Gençler değişti, evet. Ama eğitim de değişti, meslekler de, aileler de, çalışma hayatı da. Belki asıl soru bu yüzden “Gençler neden eskisi gibi değil?” değil. Biz nasıl bir kuşak yetiştirdik ve o kuşağın önüne nasıl bir hayat koyduk?
HERKESİ ÜNİVERSİTEYE GÖNDERİRKEN HEM ÜNİVERSİTEYİ HEM DE MESLEĞİ DEĞERSİZLEŞTİRDİK
Türkiye’de uzun yıllardır başarıya giden yol neredeyse tek bir hatta indirgenmiş durumda. İyi oku, üniversiteye git, masa başı bir iş bul. Buna karşılık meslek lisesi, çıraklık, sanayi, el emeği ve ustalık daha alt basamakta görüldü. Ailelerin çocuklarına verdiği mesaj çoğu zaman açıktı: “Derslerine çalış ki böyle işlerde çalışmak zorunda kalma…” “Okula gitmeyeceksen seni oto sanayiye vereyim…”
Böylece yalnızca gençleri AVM üniversitelere yönlendirmedik; aynı zamanda toplumun ihtiyaç duyduğu birçok işi de görünmez biçimde değersizleştirdik. Oto tamirciliği, torna-tesviye, tesisatçılık, makine bakım, demircilik, kalıpçılık gibi alanlar iyi yetişmiş insan gerektiren meslekler olduğu halde, uzun süre “okumayanların yaptığı işler” olarak kabul edildi. Zamanla bu mesleklerin toplumsal ve ekonomik değerini de unuttuk; özellikle fabrika ve atölye ortamlarında emeğin karşılığı çoğu zaman hak ettiği düzeye ulaşmadı. Böyle olunca gençlerin bu alanlara yönelmemesine şaşırmak da güçleşiyor. Çünkü bir meslek yalnızca iş değil, aynı zamanda insana bir hayat, bir kimlik ve gelecek sunabilmeli. Eskiden zanaat, kişiye kendi ayakları üzerinde durabileceği bir yol açabiliyordu; bugün birçok alanda bu vaat belirgin biçimde zayıflamış durumda.
Öte yandan diploma sahibi olmak ile meslek sahibi olmak aynı şey değil. Üniversite sayısı ve mezun sayısı arttı. Hatta yükseköğretime erişim öylesine kolaylaştı ki üniversiteye gitmemek neredeyse istisna haline geldi. Çok düşük puanlarla öğrenci alan bölümler, kontenjan doldurmak için yoğun burs ve teşvik sunan vakıf üniversiteleri, yükseköğretimi seçici ve nitelik belirleyici bir aşama olmaktan giderek uzaklaştırdı. Böyle olunca “üniversite” kavramının kendisi de aşındı; erişimin artması tek başına sorun değil elbette, fakat kalite ve seçicilik aynı ölçüde korunmadığında diplomanın değeri de zayıfladı. Söz konusu artış nitelikli iş, beceri ve üretim kapasitesiyle aynı hızda ilerlemedi. Bazı gençler için üniversite, meslek kazandıran bir kurumdan çok iş hayatına girişin birkaç yıl ertelendiği bir bekleme alanına dönüştü. Lisans bitti, ardından yüksek lisanslar, dil eğitimleri, sertifikalar…
USTALIK KAYBOLUNCA YALNIZCA ELEMAN DEĞİL, BİLGİ VE HAFIZA DA KAYBOLUYOR
Türkiye’de bir önceki dönemde “ne iş olsa yaparım” anlayışı çalışkanlık göstergesi gibi görülürdü. Oysa bu cümlenin içinde çoğu zaman başka bir sorun da vardı: Mesleksizlik. İnsanlar işe giriyor, ağır sorumluluklar üstleniyor, zamanla işi öğreniyordu fakat bunu hiç sistemli bir eğitim, sağlam bir çıraklık-kalfalık-ustalık zinciri ve açık mesleki standartlar içinde yapmıyordu.
Geleneksel üretim alanlarında bunun başka bir biçimini de gördük, hâlâ görüyoruz. Bir usta yıllarca tahin helvası üretiyor örneğin ama kullandığı ölçüyü, yöntemi, kıvamı çoğu zaman yazılı ve aktarılabilir bir standarda dönüştürmüyor. Bilgi “göz kararı”, “el yordamı” ve kişisel deneyim üzerinden ilerliyor. O ustanın eli çekildiğinde, bazen ürünün kendine özgü niteliği de onunla birlikte kayboluyor. El hünerinin ve tecrübenin değeri elbette büyük, ama bunların bilimsel ölçü, reçete, kayıt ve standardizasyonla desteklenmediği yerde bilgi kuşaktan kuşağa sağlıklı biçimde aktarılamıyor. Özellikle gıda üretiminde bu durum, hem kaliteyi hem de üretimin sürdürülebilirliğini sınırlayan önemli sorunlardan biri haline geliyor. Biz birçok üretim alanını uzun yıllar bu şekilde yürüttük; bilgi kişiye bağlı kaldı, sistemleşemedi, dolayısıyla sektörler de aynı hızla gelişip ölçeklenemedi.
Batı’daki kurumsal üretim kültürünün önemli farklarından biri biraz da burada aranabilir: “Yazdığını yap, yaptığını yaz.” Yani yapılan işi tarif etmek, ölçmek, kaydetmek, standarda bağlamak ve sonraki kişinin aynı bilgi üzerinden daha ileri gidebilmesini sağlamak. Bizde ise ustalığın kişisel hüner ve “meslek sırrı” olarak kalması, bazı alanlarda bilginin kurumsallaşmasını ve birikerek ilerlemesini zorlaştırdı.
Elbette el hünerinin ve tecrübenin değeri büyük. Fakat bilgi yalnızca ustanın elinde kaldığında araştırmaya, geliştirmeye ve ölçeklenebilir üretime dönüşmesi de güçleşiyor. Ar-Ge’nin güçlü olduğu yerlerde yenilik çoğu zaman tek tek insanların maharetinden değil, bilginin kaydedilip paylaşılabildiği ve üzerine yeni bilgi eklenebildiği bir sistemden doğuyor. Özellikle gıda ve geleneksel üretim alanlarında bizim eksiklerimizden biri bu oldu.
Bugün ise işler giderek daha fazla uzmanlık ve sistem gerektiriyor. Otomotivden makine ve metal işlerine, elektrik-elektronikten inşaata, tarımdan gıda üretimine kadar pek çok alan artık yalnızca el becerisiyle yürütülebilecek işler değil. Sağlık sektörü bunun en görünür örneklerinden biri. Hastanelerde kullanılan ve giderek karmaşıklaşan cihazların doğru biçimde işletilmesi, bakımı, temizliği ve kontrolü bile yüksek düzeyde teknik bilgi, hassasiyet ve deneyim gerektiriyor. Üstelik bazı alanlarda yalnızca okulda eğitimini almak da yetmiyor; teorik bilginin sahada deneyimli insanların yanında uygulamayla pekişmesi, yani usta-çırak ilişkisinin çağdaş bir biçimde devam etmesi gerekiyor.
Teknoloji geliştikçe meslekler ortadan kalkmıyor; çoğu zaman daha karmaşık hâle geliyor ve yeni iş alanları doğuyor. Yeni makineler, üretim sistemleri, enerji teknolojileri, bilgisayar ve dijital altyapılar yalnızca mevcut meslekleri dönüştürmüyor; bunların kurulumu, işletilmesi, bakımı, onarımı ve yönetimi için yepyeni uzmanlıklara ihtiyaç yaratıyor. Şimdi buna yapay zekâ da eklendi. Yapay zekâyı yalnızca kullanabilmek değil, doğru yerde ve doğru biçimde kullanmak, ürettiği sonuçları değerlendirmek, denetlemek ve farklı iş süreçlerine uyarlamak başlı başına yeni bir yetkinlik alanına dönüşüyor. Yani teknoloji iş gücünü yalnızca azaltan bir güç değil; aynı zamanda daha nitelikli, daha uzmanlaşmış ve kendini sürekli yenileyebilen insanlara duyulan ihtiyacı da büyütüyor.
Gelişmiş mesleki eğitim sistemlerinde amaç yalnızca bir genci “işe yerleştirmek” değil; onu gerçekten o işin insanı hâline getirmek. Almanya’da mesleki eğitim, iş yerindeki çıraklıkla okul eğitimini birleştiriyor ve yeterlilikler sınavlarla belgeleniyor. İsviçre’de gençler haftanın belli günlerinde iş yerinde çalışırken belli günlerinde meslek okulunda eğitim görüyor. Avusturya’da mesleki eğitim, ortaöğretimin tali bir kolu değil; gençlerin önemli bir bölümünün tercih ettiği ana eğitim yollarından biri. İngiltere’de özellikle inşaat gibi yüksek riskli alanlarda çalışanın eğitimini ve yeterliliğini gösteren sertifika ve beceri yetkinlik belgeleri yaygın biçimde kullanılıyor.
Bu yaklaşım yalnızca sanayiyle sınırlı değil. Fransa’da örneğin çobanlık ve sürü yönetimi bile resmî eğitim ve sertifikasyon konusu. Çünkü hayvan yetiştirmek yalnızca hayvanı otlatmayı bilmek değil; beslenmeden hastalıklara, üremeden hijyene, çevre yönetiminden ürün kalitesine kadar ciddi bir bilgi alanı. Tarımda ve hayvancılıkta uzmanlık eksikliği en sonunda yalnızca üreticinin değil, tüketicinin sofrasına da yansıyor; verim düşüyor, maliyet yükseliyor, gıda kalitesi ve güvenliği sorunları büyüyor.
Üstelik meslek bilgisinin sistemli biçimde desteklendiği ülkelerde üretici emeğinin karşılığını alma konusunda da daha güçlü bir zemine sahip. Bizde ise çiftçi ve üretici çoğu zaman artan maliyetler, düşük kazanç ve belirsizlik arasında sıkışıyor; üretmeye devam ettiği halde geçimini sağlamakta zorlanıyor.
Çıraklık, uygulamalı eğitim, sertifikasyon ve sürekli öğrenme bu yüzden önemli. Bizde ise birçok alanda hȃlâ işi “bir şekilde yapıyor” olmakla o işi meslek olarak öğrenmiş olmak birbirine karıştırılıyor. Bunun bedeli yalnızca sanayicinin eleman bulamaması da değil. Bir ustayı kaybettiğinizde bazen onunla birlikte yıllar içinde birikmiş, kitapta yazmayan bir üretim bilgisi de kayboluyor. Taş ustalığından bakırcılığa, fıçıcılıktan gıda üretimindeki geleneksel yöntemlere kadar pek çok alanda sorun sadece “bu mesleğe artık ihtiyaç var mı?” değil; ihtiyaç devam ederken o bilgiyi aktaracak yeni kuşağın yetişip yetişmediği.
Mesleki bilginin zayıflamasının sonucu bazen doğrudan insan hayatına uzanıyor. Türkiye’de her yıl çok sayıda çalışan iş kazalarında yaşamını yitiriyor. İşi “kitabına göre” öğrenmemiş olmakla birlikte denetimsizlik, kayıt dışılık, iş sağlığı ve güvenliği kurallarının yeterince uygulanmaması, üretim baskısı ve kötü çalışma koşulları da tablonun önemli parçaları.
1999’dan 6 Şubat depremlerine kadar yaşadığımız yıkımlar bize yapı güvenliğinin yalnızca projeden ibaret olmadığını defalarca gösterdi. Sağlam bir bina; doğru mühendislik, uygun malzeme ve etkin denetimin yanı sıra sahada işi tekniğine uygun biçimde yapan insanların varlığına da bağlı. Demirin nasıl bağlanacağını bilmeyen birinin demirci, betonun nasıl uygulanacağını bilmeyen birinin beton ustası olarak çalıştığı bir sistemde kâğıt üzerindeki proje tek başına güvenlik sağlamıyor.
Burada mesele yalnızca çalışan kişinin bilgisi de değil; o kişinin kayıtlı olması, yaptığı işin sorumluluğunun tanımlanması ve üretim zincirinin her halkasının denetlenebilmesi. Gelişmiş sistemlerin asıl gücü biraz da burada. Hata olduğunda “bunu kim yaptı?” sorusunun cevabı hep var. Bizde kayıt dışılık ve merdiven altı çalışma arttıkça yalnızca çalışan güvencesizleşmiyor; sorumluluk zinciri de görünmezleşiyor.
Göçmen emeği bu tablonun bir parçası. Tarım, hayvancılık, bakım hizmetleri ve bazı emek yoğun sektörlerde yabancı çalışanların ülkemizdeki görünürlüğü artmış durumda. Türkiye bugün bazı bölgelerde sürüsünü teslim edecek çoban bulmakta zorlanıyor; bu açık, Afganistan, Türkmenistan, Özbekistan gibi ülkelerden gelen işçilerle kapatılmaya çalışılıyor. Kendi gençlerimizi bazı mesleklerden uzaklaştırıp o alanlarda yeterli insan yetiştirmediğimizde, ortaya çıkan boşluğu çoğu zaman daha kırılgan ve daha güvencesiz emek dolduruyor. Mesleki bilgi eksikliği ahırda kalmıyor; etten süte, yumurtadan tüketicinin ödediği fiyata kadar sofraya ulaşıyor. Türkiye’de kırmızı et üretiminin yıl yıl geriliyor, insanların nitelikli ete ulaşmakta zorlanıyor olması aslında hayvancılıkta üretim kapasitesi ve verimlilik tartışmasının ne kadar önemli olduğunu gösteriyor.
Babadan oğula aktarılan pek çok geleneksel meslek sessizce kayboluyor. Usta, buna istekli olsa da işini devredecek birini bulamıyor; çocuk ya büyük şehre gidiyor ya da ülkeyi terk ediyor. Böylece sadece bir meslek değil, kuşaktan kuşağa aktarılan üretim bilgisi de kesintiye uğruyor.
Fıçıcılık bunun çarpıcı örneklerinden biri. Türkiye’de bazı şarap ve zeytinyağı üreticilerinin bugün Fransa’dan fıçı temin ettiği, oysa geçmişte bu alanda üretim ve ihracat yapabildiğimiz anlatılıyor. Bir zamanlar ürettiğimiz bir şeyi birkaç kuşak sonra dışarıdan satın almak zorunda kalmak, meslek kaybının ekonomik hafıza kaybına nasıl dönüştüğünü gösteriyor.
Bir toplum mesleklerini değersizleştirdiğinde yalnızca ustalarını kaybetmez; bilgiyi, üretim kalitesini ve sonunda o işi güvenli biçimde yapabilme kapasitesini de kaybeder.
Mesleki eğitimin bugünkü durumunu yalnızca ailelerin tercihlerine ya da gençlerin masa başı iş arzusuna bağlamak da eksik kalır. Türkiye’de eğitim politikaları uzun yıllardır kalıcı ve tutarlı bir zemine oturamıyor. Sistem, sınavlar, müfredatlar, okul türleri ve modeller sık sık değişirken eğitim gibi sonucunu ancak yıllar sonra görebileceğimiz bir alan, uzun vadeli bir devlet politikası olmaktan çok sürekli yeniden düzenlenen bir yapıya dönüştü.
Meslek liselerinin yaşadığı kırılma bunun en somut örneklerinden biri. Bir dönem imam hatiplerin üniversiteye geçişini sınırlamak amacıyla getirilen katsayı uygulaması yalnızca imam hatipleri değil, bütün meslek liselerini etkilemişti. Sonraki yıllarda tablo bu kez tersine döndü; imam hatipler hızla güçlenirken teknik ve mesleki eğitim arka planda kaldı. Tahterevalli gibi… Hâlbuki eğitim politikası böyle salınımlarla yönetilemeyecek kadar uzun vadeli bir alandı… Neticede teknik ve mesleki eğitimin yıllar içinde kaybettiği itibarın, öğrenci profilinin ve üretim dünyasıyla bağının aynı hızla onarıldığını söylemek güç.
Sonra üniversite sayısını artırmayı yükseköğretimin niteliğini artırmakla aynı şey sandık. Her köşe başına bir üniversite, daha fazla bölüm, daha fazla kontenjan, daha fazla diploma… Fakat üniversitenin esas sorusu kaç kişinin kapısından girdiği değil; oradan nasıl bir bilgi, beceri ve düşünme kapasitesiyle çıktığı olmalıydı, bunu atladık, görmezden geldik. Gençleri yıllarca eğitim sisteminin içinde tutup sonunda onlara yalnızca bir kâğıt parçası vermek, eğitim vermek anlamına gelmiyordu.
Madalyonun öteki yüzünde ise öğretmen var. Öğrencinin niteliğini tartışırken onu yetiştiren insanın hangi koşullarda yaşadığını da düşünmemiz gerekiyor. Geçim sıkıntısı yaşayan, özel okullarda çok düşük ücretlerle çalışan, ek iş yapmak zorunda kalan, mesleki itibarı aşınmış, zaman zaman öğrencisi ya da velisi tarafından şiddete uğrayan öğretmenden nasıl yüksek nitelikli bir eğitim sistemi kurmasını bekliyoruz ki? Çünkü eğitim sistemi yalnızca öğrenci üretmez. Öğretmenin niteliği, çalışma koşulları ve toplumdaki itibarı neyse, bir süre sonra eğitimin niteliği de ona benzemeye başlar.
Bu nedenle bugünkü gençlerin çalışma hayatına ne kadar hazır olduklarını tartışacaksak yalnızca “Ne kadar çalışmak istiyorlar?” diye soramayız. Önce şu soruya bakmak gerekir: Biz onları ne kadar iyi hazırladık?
BİZ ÇEKTİK ONLAR ÇEKMESİN
Bugünün gençlerini konuşurken ailelerin payını da görmezden gelemeyiz. Özellikle son birkaç on yılda toplumun belirli kesimlerinde yaşam “nispi konforlu” hâle geldikçe çocuk yetiştirme anlayışı da değişti. (Buradaki “konfor”u mutlak bir refah hâli olarak değil; ev içi imkânların artması, gündelik hayatın bazı zahmetlerinin azalması, çocukların daha korunaklı koşullarda büyümesi gibi göreli bir rahatlama olarak düşünmek gerekiyor. Çünkü aynı dönemde yoksulluk, güvencesizlik ve ciddi maddi sıkıntılar içinde yaşayan geniş kesimler de varlığını sürdürdü, sürdürüyor…) Çok insani bir cümle giderek daha fazla yerleşti hayatımıza: “Biz çektik, onlar çekmesin.”
Niyet elbette kötü değildi. Çocuğumuz bizim yaşadığımız yoklukları yaşamasın, daha rahat okusun, daha iyi koşullarda büyüsün istedik. Fakat zaman zaman onu zorluktan korumakla, zorluklarla baş etmeyi öğretmek arasındaki farkı kaçırdık. Aile çocuğun önündeki engelleri birer birer kaldırdı, eğitim sistemi de başarısızlığın sonuçlarını giderek hafifletti. Sınıflar geçildi, diplomalar alındı; fakat emek vermek, beklemek, başarısız olmak, yeniden denemek gibi insanı geliştiren deneyimler aynı ölçüde hayatın içinde kalmadı.
Burada zorlanmayı yüceltmekten söz etmiyorum. Yoksulluğu, ağır çalışma koşullarını ya da çocukların ezilmesini romantikleştirmek değil mesele. Ama insanın bir şeyi gerçekten öğrenebilmesi için zihnini ve becerisini zorlaması, zaman zaman başarısız olması, sabretmesi ve yeniden denemesi gerekiyor. Bir çocuğun önündeki bütün taşları temizlemek, ona yürümeyi öğretmek anlamına gelmiyor.
Üstelik bu anlayış eğitim sisteminin niteliğiyle birleştiğinde sorun büyüyor. Kolay alınan diplomalar, düşük beklentiler ve “yeter ki geçsin” yaklaşımı gençlere iyilik etmiyor. Çünkü hayat okul gibi davranmıyor. İş hayatında, ekonomik bağımsızlıkta, ilişkilerde ve yetişkinliğin geri kalanında çaba ile sonuç arasındaki mesafe çoğu zaman uzun.
Bir yandan çocuklarımızı mümkün olduğunca zorluktan uzak tutuyoruz, diğer yandan yetişkin oldukları anda onlardan kısa sürede iş bulmalarını, ekonomik olarak bağımsızlaşmalarını, ev kurmalarını ve çocuk sahibi olmalarını bekliyoruz. Oysa artık bu adımların her biri daha ağır koşullar altında atılıyor. Gençler evliliği ve çocuk sahibi olmayı yalnızca kişisel tercihler nedeniyle ertelemiyor. Ekonomik güvensizlik, barınma maliyetleri ve bakım yükünün giderek çekirdek ailenin üzerine kalması da güçlü sebepler arasında yer alıyor.
Geniş ailelerin parçalanması burada önemli. Eskiden çocuk, hasta ya da yaşlı bakımı çoğu zaman aile içinde daha geniş bir ağ tarafından paylaşılabiliyordu. Bugün bu yük daha dar bir hanenin, çoğu zaman da kadınların omzunda kalıyor. Bir taraftan gençlerden evlenmelerini ve çocuk sahibi olmalarını beklerken, diğer taraftan bunu mümkün kılacak bakım düzenini yeterince kuramıyoruz.
Sonra yine sonucu kişiliğe bağlıyoruz: “Gençler evlenmek istemiyor.” “Çocuk istemiyorlar.” “Rahatlarından vazgeçmek istemiyorlar.”
Belki bazıları gerçekten istemiyor. Ama her toplumsal sonucu bir karakter meselesine çevirdiğimizde, koşulların payını yeniden görünmez hâle getiriyoruz.
Bu da bizi yazının başındaki soruya geri getiriyor: Gençler değişti, evet. Ama yetişkinliğe geçmenin koşulları da değişti.
ÇALIŞMANIN GELECEKLE BAĞI
Gençlerden ne kadar emek bekliyoruz ve bu emeğin karşılığında onlara nasıl bir hayat sunuyoruz?
Çünkü çalışma yalnızca maaş karşılığında zaman satmak değildir. İnsan çalışırken aslında geleceğine yatırım yaptığını düşünür. Bugünkü emeğinin yarın bağımsızlığa, güvenceye, bir eve, daha iyi bir yaşama dönüşeceğine inanır. Bu yüzden çalışma ahlakının görünmeyen yakıtlarından biri, çabanın karşılığını bulacağına dair inançtır.
Psikoloji ve çalışma hayatı literatüründe bunun karşılığı “çaba–ödül dengesizliği” kavramında görülüyor. İnsan uzun süre yüksek çaba gösterdiği halde bunun karşılığında yeterli ücret, güvence, ilerleme, statü ya da gelecek ihtimali göremediğinde yalnızca yorulmuyor; yaptığı şeyin anlamını da sorgulamaya başlıyor.
Bugünün gençlerinin önemli bir bölümünün yaşadığı kırılma biraz burada olabilir. Yıllarca oku, kendini geliştir, yabancı dil öğren, sertifika topla, işe gir, sabret deniliyor. Genç bunların çoğunu yapıyor aslında fakat yine de ailesinden bağımsız ayakta kalmakta zorlanıyor, kirayı tek başına karşılayamıyor, ev sahibi olmayı uzak bir ihtimal olarak görüyor, evlilik ve çocuk gibi kararları erteliyor.
Eski toplumsal sözleşme kabaca şuydu: Çalışırsan ilerlersin. Elbette geçmişte de herkes için böyle değildi. Ama bu vaat daha inandırıcıydı. Bugün ise birçok genç açısından sorun yalnızca merdiveni çıkmanın zorlaşması değil; yukarı çıktıkça merdivenin uzadığını hissetmek.
İşte burada “gençler çalışmak istemiyor” cümlesi başka türlü görünmeye başlıyor.
Belki bazı gençlerin çalışma isteği gerçekten azaldı. Ama bunun tamamını disiplin eksikliğiyle açıklamak mümkün değil. Bir toplumda emek ile karşılığı arasındaki bağ zayıfladığında, çalışma ahlakı da kaçınılmaz olarak değişir.
Dünyanın farklı yerlerinde son yıllarda ortaya çıkan bazı kavramların aynı ruh haline işaret etmesi de tesadüf olmayabilir. Çin’de gençlerin bitmeyen rekabetten geri çekilmesini anlatan tang ping, Batı’da “iş için fazladan fedakârlık” kültüründen geri çekilmeyi anlatan quiet quitting, gençlerin klasik birikim ve yükselme yollarına olan güvenini kaybetmesini anlatmak için kullanılan “ekonomik nihilizm” tartışmaları…
İsimleri farklı ama altında benzer bir soru var: Çok çalışmak gerçekten daha iyi bir hayata götürüyor mu?
Belki de bu nedenle bugünün gençlerini anlamak için sadece ne kadar çalıştıklarına değil, çalışmanın onların gözünde ne anlama geldiğine bakmak gerekiyor. Eski kuşakların “çalışma ahlakı” dediği şeyin ne kadarının karakter, ne kadarının çalışmanın gerçekten daha görünür bir karşılık verdiği bir dönemin ürünü olduğunu da yeniden düşünmek gerekiyor.
Odatv.com






